Adam Smith’in “Emeğin Ücretleri” Üzerine Düşünceleri

Listeler Abdullah Ergun 1 Okunma

Emek ürünü, emeğin doğal ödülünü yahut ücretini oluşturur. Toprağın benimsenip mal mevcudunun birikmesinden önceki o ilkel durum içerisinde, emeğin tüm ürünü işçiye ait olur. Kendisiyle ortaklık edecek ne mal sahibi vardır, ne de efendisi. Bu durum öylece sürüp gitmiş olsaydı, üretici güçlerde işbölümünün sebep olduğu gelişmeler dolayısıyla, emeğin ücretleri artardı. Her şey gitgide ucuzlardı. Daha az emekle üretilir; eşit miktarda emeğin ürünü olan mallar, bu durumda tabii, birbirleriyle değiş edilebileceği için, yine daha az emeğin ürünü ile satın alınırdı. Ancak, gerçekte her şey ucuzlamakla birlikte, görünürde, birçok şey eskisinden pahalı olabilir veya karşılık olarak, başka malların daha büyük miktarıyla değiş edilebilirdi. Örneğin diyelim ki, çoğu işlerde, emeğin üretici güçleri on kat gelişmiş ya da bir günlük emek, şimdi, başlangıçtakinin on katını üretebilmektedir. Gelgelelim belirli bir işte, bu güçler ancak iki kat bir gelişme göstermiştir; yani, bir günlük emek, eskisinin iki katı iş çıkarabiliyor. Çoğu işlerdeki bir günlük emek ürünü, bu belirli işteki bir günlük emeğin ürünü ile değiş edilince, onlarda aslında mevcut iş miktarının on katı, bunda aslında mevcut iş miktarının ancak iki katını satın alacaktır. Bu yüzden, onun falan miktarı, örneğin bir libresi, eskisinden beş kat pahalıymış gibi gelecektir. Oysa, gerçekte, eskisinden iki kat ucuzdur. Gerçi, onu satın almak için beş katı başka çeşit mal vermek gerekmiştir. Ama artık, satın almak veya üretmek için eskisinin ancak yarısı kadar emeğe lüzum olacaktır. Demek, elde edilmesi, eskisinden iki kere kolaydır. Ama, işçinin emeğinin tüm ürününden yararlandığı bu ilkel durum, toprağın mülk edinilmesi ve mal mevcudu birikmesi başladıktan sonra sürüp gitmemiştir. Onun için, emeğin üretici güçlerindeki en önemli ıslahlar oluşmazdan çok önce, bu durum sona ermişti. Bunu, emeğin ödülü ya da ücretleri üzerindeki etkilerinin neler olabileceğinden daha ileri varıp incelemenin anlamı yoktur. Toprak özel mülk olur olmaz, mal sahibi, işçinin orada yetiştirebildiği veya devşirebildiği mahsulün hemen hepsinden pay ister. Toprak üzerinde kullanılan emeğin ürününden ilk kırpılan, mülk sahibinin rantıdır. Toprağı işleyen adamın, hasadı kaldırıncaya dek elinde pek geçinecek şeyi olmaz. Nafakasını, ona genellikle bir efendi, yani kendisini çalıştıran çiftçi, mal mevcudundan peşin olarak verir. İşçinin emek ürününe ortak olmadıkça yahut mal mevcudu eline bir kârla geri gelmedikçe, çiftçi, işçiyi kullanmakta bir menfaat görmez. Bu kâr, toprakta kullanılan emeğin ürünü üzerinden ikinci bir kırpma oluşturur. Hemen bütün öteki emeklerin ürünü de buna benzer kâr kırpmalarına uğrar. Bütün küçük sanatlarda, bütün sanayide, çoğu işçi, yapıt tamam oluncaya dek işlerinin gereçlerini ve ücretleriyle nafakalarını, kendilerine peşin olarak verecek bir patronu gereksinirler. İşçilerin emek ürününe yahut üzerinde harcandığı maddelere emeğin kattığı değerin bir kısmına usta ortak olur. Bu pay, onun kârını oluşturur. Gerçekte, bazen bağımsız tek bir işçinin hem işleyeceği maddeyi satın almasına hem iş tamamlanıncaya dek geçinmesine yetecek mal mevcudu bulunduğu olur. Böylesi hem usta hem işçidir; emeğinin tüm ürününden yahut işlediği maddeye emeğinin kattığı değerin tümünden yararlanır. Bunda, çokluk, iki ayrı kimseye ait iki ayrı gelir, yani mal mevcudu kârları ile emek ücretleri vardır. Gelgelelim, bu hallere pek sık rastlanmaz. Avrupa’nın her yanında, başına buyruk bir işçiye karşılık, usta elinde çalışan yirmi işçi vardır. Emek ücretleri denilince de, her yerde, işçi ile ona iş veren mal mevcudu sahibinin, çokluk görüldüğü üzere, iki ayrı kimse olması hali anlaşılır. Ortalama emek ücretleri denilen şey, çokluk, her yerde, çıkarı hiç de birbirinin aynı olmayan bu iki taraf arasındaki sözleşmeye dayanır. İşçiler, elden geldiğince çok almak; ustalar ise elden geldiğince az vermek isterler. Birinciler, emek ücretini artırmak; ikinciler ise bunu indirmek için, kendi aralarında birleşmeye yatkındırlar. Bununla birlikte, genel olarak, tartışmada iki taraftan hangisinin üstün çıkıp şartlarını ötekine ister istemez kabul ettirebileceğini önceden kestirmek güç değildir. Ustalar sayıca az olduklarından, aralarında çok daha kolay birleşebilirler. Sonra kanun, onların bir araya gelmelerine izin verir yahut hiç değilse, onlara bu birleşmeleri yasak etmez. Oysa, işçilerinkini yasak eder. İşin fiyatını indirmek üzere birleşmeye karşı parlamento kararlarımız yoktur. Ama, bunu yükselteceklere karşı pek çok kanun vardır. Bütün bu gibi çatışmalarda, ustalar çok daha uzun boylu dayanabilirler. Bir toprak sahibi, bir çiftçi, bir sanayici ya da tacir, bir tek işçi tutmasa bile, önceden edinmiş bulunduğu mal mevcudu ile, genel olarak, bir veya iki yıl yaşayabilir. İşçilerin çoğu bir hafta işsiz yapamaz; bir ay işsiz geçinebileni pek az; bütün bir yıl işsiz yaşayabileni ise yok gibidir. Eninde sonunda, işçi için usta ne kadar lüzumlu ise, usta için de işçi o derece gerekli olabilir. Ancak, bu lüzum o kadar ivedili değildir. Ustalar arasındaki birliklerin kulağımıza çalındığı pek olmaz da, sık sık, işçilerinkini duyarız, denilmiştir. Buna bakıp, ustaların, kendi aralarında pek seyrek birleştiklerini sanmak hem dünyayı hem sözü edilen sorunu bilmemektir. Emek ücretlerini oldukları kertenin üstüne çıkarmamak için, ustalar her zaman, her yerde, bir nevi zımni,[55] fakat sürekli ve bir örnek bir birleşme içindedirler. Bu birliği bozma, her yerde pek kötü gözle görülen bir davranış; komşularına ve benzerlerine sorarsanız, usta için sanki ayıptır. Gerçekte, bu birliğin pek kulağımıza geldiği olmaz. Çünkü bu, kimsenin farkına varmadığı olağan işlerdendir; hatta denilebilir ki doğal durumdur. Bazı defa, ustaların, emek ücretlerini bu kertenin bile aşağısına indirmek için aralarında özel tertiplere giriştikleri olur. Bu tertipler, yürütme anına dek hep pek büyük bir sessizlik, gizlilik içinde idare edilir. Kimi zaman yaptıkları gibi, karşı koymadan boyun eğince, işçiler bunların acısını iyiden iyiye hisseder, ama başkaları duymaz. Bununla birlikte, çoğu kez bu özel birleşmelere, işçilerin mukabil bir savunma birliği karşı durur. Bazen de böyle bir kışkırtma olmaksızın, emeklerinin fiyatını artırmak için, işçilerin kendiliklerinden birleştikleri olur. Bunların çokluk ileri sürdükleri bahane, kâh malların yüksek fiyatı kâh işleri üzerinden ustalarının elde ettiği büyük kârdır. Ancak birleşmeleri, ister saldırıcı, ister karşı koyucu olsun, her zaman gürültülüdür. Sorunun çabuk karara bağlanması için daima işi fazla yaygaraya döker; bazen ortalığı kırıp geçirmeye dek vardırır, azıtırlar. Ümitsizlik içindedirler. Ya açlıktan ölmek ya ustalarının gözünü korkutarak isteklerinin yerine getirilmesi için çarçabuk onama koparmak zorunda bulunduklarından, işi Allah’a kalmış insanların çılgınlık ve taşkınlığı ile davranırlar. Bu hallerde, kendi hesaplarına ustalar da aynı derecede gürültücüdür. Mülki makamların yardımını; hizmetçi, işçi ve gündelikçilerin birleşmelerine karşı çıkarılmış pek sert kanunların şiddetle uygulanmasını bağıra çağıra istemekten geri durmazlar. İşte, gerek mülki makamların işe karışması gerek patronlarda daha ağır basan irkilmezlik gerekse çoğu işçilerin o andaki nafakaları hatırına boyun eğmek zorunda olmaları yüzünden, genellikle, ayaklanmada elebaşılık edenlerin ceza görmesinden ya da mahvından başka bir sonucu olmayan bu velveleli birleşmelerin patırtısından, işçilerin bir fayda elde edebildikleri azdır. İşçilerle olan kavgalarında ustalar, genel olarak üstün durumda iseler de, hatırı sayılır bir süre için, hatta, en solda sıfır bir emek çeşidinde bile, ortalama ücretlerin daha aşağı indirilemeyeceği belirli bir kerte vardır. Bir insanın hep işi ile ömür sürmesi; ücretinin hiç değilse geçimine yetmesi gerekir. Hatta çoğu hallerde, ücret bundan biraz fazla olmalıdır; yoksa, çoluk çocuk yetiştirmesine imkân olmaz; bu gibi işçilerin soyu sopu, birinci kuşaktan öteye geçemez. Bu konuda, Bay Cantillon’un genel olarak iki çocuk yetiştirebilmek imkânını bulabilmeleri için sıra işçilerinin, en aşağı sınıfın, her yerde, hiç değilse kendi geçimlerinin iki katını kazanmaları gerektiği düşüncesinde olduğu anlaşıyor. Çünkü, çocuklarına bakmak zorunda bulunduğundan, kadının emeğinin kendi masrafına ancak yeteceği varsayılmaktadır. Ama doğan çocuklardan yarısının büyük yaşa gelmeden öldüğü hesap edilmektedir. Demek, bu hesaba göre, ikisinin bu yaşa erişmek fırsatını eşit olarak bulmaları için, birçok yoksul işçinin, hiç değilse ortalama dört çocuk yetiştirmesi gerekir. Dört çocuk için gerekli nafakanın ise, aşağı yukarı, bir büyük adamınkine eşit olacağı varsayılmaktadır. Yine aynı yazar, ayrıca, sağlam vücutlu bir kölenin emeği değeri, bu kölenin nafakası değerinin iki katı olarak hesap edildiğini söyler. Ona göre, en sıradan işçinin emeği de değerce sağlam vücutlu bir köleninkinden az olamaz. Bundan muhakkak olarak, hiç değilse şu anlaşılıyor ki, sıra işçilerinin ayaktakımı arasında bile, bir aile yetiştirebilmek için karı kocanın birlikteki emeğinin, geçimleri için ucu ucuna gerekli olandan fazla bir şey kazanabilmesi lazımdır. Gelgelelim, bu ne ölçüde olmalıdır? Yukarıda söylendiği gibi mi, yoksa, daha başka oranda mı? Bunu kestirip atmayı üstüme alamam. Bununla birlikte, bazen, işçilere üstünlük sağlayıp, ücretlerini düpedüz insanlığa yaraşanın besbelli en düşüğü olan bu kertenin epey yukarısına çıkarmaları imkânını veren bir takım haller vardır. Bir ülkede ücretle geçinenlere, işçilere, gündelikçilere, her türlü hizmetçilere karşı talep biteviye artıp her yıl, bir yıl önce kullanılandan çok işçiye iş sağlayınca, ücretlerini yükseltmek üzere işçilerin birleşmelerine gereksinme olmaz. Kol gücü kıtlığı, işçi elde etmek için birbiriyle açıkartırmaya çıkan patronlar arasında bir rekabet doğurur. Böylelikle, patronların ücretleri yükseltmemek için olan doğal birlikleri, kendi istekleri ile baltalanmış olur. Ücretle geçinenlere karşı olan talebin, ancak ücret ödemek üzere ayrılan fonların artışı kadar çoğalabileceği meydandadır. Bu ödenekler iki çeşittir. Birincisi, geçim ihtiyacından arta kalan gelirdir. İkincisi, bunların patronlarının çalışması için gereken mal mevcudunun fazla kalanıdır. Mal sahibinin, yıllık gelir sahibinin, para sahibinin; ailesini geçindirmek için yeter sandığından fazla geliri oldu mu, o, bu fazlanın tümünü yahut bir kısmını, bir ya da daha çok hizmetçi tutmak için kullanır. Bu fazlalık artarsa, o da tabii bu hizmetçilerin sayısını artıracaktır. Dokumacı ya da kunduracı gibi bağımsız bir işçinin, işleyeceği maddeleri satın almasına elverecek ve yaptığını elden çıkarıncaya dek geçinmesine yetecek olandan fazla mal mevcudu bulundu mu; bu işçi onların çalışmasından kâr etmek üzere bir ya da daha çok gündelikçi kullanır. Bu daha fazla artarsa, tabii o da gündelikçilerinin sayısını artıracaktır. Böylece, ücretle geçinenlere karşı olan talep, her ülkenin gelirinin ve mal mevcudunun çoğalması ile kesenkes artar; bunsuz artması ise mümkün değildir. Gelirin ve mal mevcudunun artması, ulusal zenginliğin artmasıdır. Demek, ücretle geçinenlere karşı talep, doğal olarak, ulusal zenginliğin çoğalması ile çoğalır; bunsuz çoğalabilmesi mümkün değildir. Emek ücretlerinin yükselmesine meydan veren, ulusal zenginliğin falan zamandaki büyüklüğü değil, sürekli artışıdır. Bunun sonucu olarak, emek ücretleri en zengin ülkelerde değil, en çok gelişme gösteren yahut en çabuk zenginleşmekte olan ülkelerde en yüksektir. Şüphesiz şu zamanda İngiltere, Kuzey Amerika’nın herhangi bir bölgesinden çok zengindir. Bununla birlikte, emek ücretleri Kuzey Amerika’da, İngiltere’nin herhangi bir yerinde olduğundan yüksektir. New York ilinde sıradan işçiler[56] oranın parası ile 3 şilin, 6 peni kazanırlar; bu, günde 2 İngiliz şilin eder. Gemi yapan doğramacılar, ora parasıyla, 10 şilin 6 peni, ayrıca 6 peni’den 1 pint[57] rom alırlar; bu, toplam 6 İngiliz şilini ve 6 peni eder. Dülgerler, taşçılar, ora parası ile 8 şilin alır ki, bu da 4 İngiliz şilini ve 6 peni eder. Gündelikçi terziler, ora parası ile 5 şilin alır. Bu, İngiliz parası ile aşağı yukarı 2 şilin 10 peni tutar. Bu fiyatların hepsi Londra’dakilerden yüksektir. Öteki sömürgelerde de, ücretlerin New York’taki kadar yüksek olduğu söylenmektedir. Bütün Kuzey Amerika’da mal fiyatları İngiltere’dekinden çok düşüktür. Orada kıtlık nedir bilmezler. En kötü giden mevsimlerde ellerindeki kendilerine her zaman yetmiş, yalnız ihracata pek yetmemiştir. Demek, emeğin para olarak ödenen bedeli, anayurdun herhangi bir yerindekinden yüksekse, emeğin gerçek bedelinin, yani bunun işçiye ilettiği yaşam için gerekli ve elverişli maddeler üzerindeki gerçek egemenliğin, büsbütün yüksek olması gerekir. Kuzey Amerika, henüz İngiltere kadar zengin olmamakla birlikte çok daha gelişkindir; yeni zenginlikler edinebilme yolunda çok daha büyük bir hızla ilerlemektedir. Bir ülkede refahın[58] en kesin belirtisi, o ülkede ahali sayısının artmasıdır. Büyük Britanya ile öteki Avrupa ülkelerinin çoğunda, nüfusun beş yüz yıl geçmeden iki katına çıkamayacağı sanılmaktadır. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinde, ahali sayısının yirmi veya yirmi beş yılda katmerleştiği görülmüştür. Hem, şimdiki zamanda bu artış, aslında içeri biteviye yeni nüfus girmesinden değil, insanların pek çoğalmasından ileri gelmiştir. Orada, yaşını başını almış kimseler, kendi soylarından çoğu kez 50 den 100 e kadar, bazen çok daha fazla, döl döş görürlermiş. Emek orada öylesine iyi mükâfat görüyor ki, çok çocuklu bir aile, ana babalar için bir yük olacak yerde, bir varlık ve refah kaynağı olmaktadır. Ailece ocağından ayrılacak duruma gelmeden, her çocuğun emeğinin; ana babaya yılda 100 lira salt kazanç getireceği hesap edilmektedir. Avrupa’da ikinci bir koca bulma ihtimali pek az olan, orta ya da aşağı halk tabakası içinden dört beş çocuklu bir genç dulun, orada, çokluk, aranıp da bulunamayacak bir kelepir gibi peşinden koşulmaktadır. Evlenmeyi körükleyen nedenlerden en büyüğü çocukların değeridir. Onun için, Kuzey Amerika’da genel olarak pek genç yaşta evlenildiğine şaşmamalıyız. Bu gibi erken evlenmelerden ileri gelen büyük nüfus artışına karşın, Kuzey Amerika’da boyuna adam yetersizliğinden sızlanırlar. İşçilere karşı olan talep, işçileri geçindirmek için olan ödenekler, anlaşılan çalıştırmak üzere bulabildikleri işçilerden çabuk artmaktadır. Bir ülkenin zenginliği çok büyük de olsa, uzun zaman yerinde sayar durumda kalmışsa, orada emek ücretlerinin pek yüksek olacağını ummamalıyız. Ücret ödemek için ayrılan ödenek, yani ülke ahalisinin geliri ve mal mevcudu çok büyük olabilir. Ama bu ödenekler yüzyıllarca aynı büyüklükte ya da aşağı yukarı aynı büyüklükte olagelmiş ise, o zaman her yıl kullanılan işçi sayısı, ertesi yıl gerekecek sayıyı kolayca karşılayabilir; hatta, fazla bile gelebilir. Adam kıtlığı pek olamaz. Patronlar da işçi elde etmek için birbirleriyle açıkartırma zorunda kalmazlar. Bu takdirde aksine, işçiler, doğal talebi aşacak kadar çoğalır. İşçiler için, sürekli bir iş kıtlığı olur. İşi ele geçirebilmek için, işçiler, aralarında açık eksiltmeye girişmek zorunda kalırlar. Böyle bir ülkede emek ücretleri, işçiyi geçindirmeye elvereni, çoluk çocuk yetiştirmesini mümkün kılmaya yeteni aştı mı, işçilerin rekabetiyle patronların çıkarı çok geçmeden bu ücretleri insanlığa yaraşacak olan bu en aşağı kerteye indirecektir. Çin, uzun zaman dünyanın en zengin, yani en verimli, toprağı en iyi işlenmiş, en çalışkan, en çok nüfuslu ülkelerinden biri olmuştur. Ama, bu ülke uzun zamandan beri yerinde sayar gibidir. Orayı beş yüz yıldan fazla bir zaman önce ziyaret etmiş olan Marco Polo, bu ülkenin tarımını, sanayisini, nüfusunu, hemen hemen bugünkü gezginlerin kullandıkları aynı sözlerle tasvir etmektedir. Bu İmparatorluk, kanunlarının ve âdetlerinin niteliğine göre mümkün olan zenginliğin tümüne belki Marco Polo’dan çok önce ulaşmış bulunuyordu. Bütün gezginlerin[59] başka nice bakımlardan birbirini tutmayan anlatımları, Çin’deki düşük emek ücretleri üzerinde, bir işçinin çocuk yetiştirmekte uğradığı güçlük üzerinde mutabıktır. Bütün gün toprağı kazarak, akşamına azıcık pirinç satın alabilecek kadar para kazanırsa, işçi öpüp başına koyar. Orada zanaat sahiplerinin durumu belki daha da kötüdür. Avrupa’da olduğu gibi, işliklerinde, sessizce müşterilerinin kendilerine başvurmasını bekleyecek yerde, hizmetlerini ortaya döküp, âdeta iş dilenerek, araç gereciyle birlikte bidüziye sokaklarda sürterler. Çin’deki aşağı tabakalardan halkın yoksulluğu, Avrupa’nın en sefil milletlerindeki fakirliği gölgede bırakır. Kanton dolayında yüzlerce, çokluk söylendiğine göre, binlerce ailenin, toprak üstünde başını sokacak yeri yoktur; bunlar, sürekli olarak, kanallarla ırmaklardaki küçük balıkçı kayıklarında yaşar. Orada buldukları yiyecek pek devede kulak olduğundan, bir Avrupa gemisinden denize dökülmüş en iğrenç artıkları toplamaya can atarlar. Herhangi bir leş, örneğin bozulmaya başlamış, kokmuş bir kedi ya da köpek ölüsü, onlar için başka ülkeler halkına en mükemmel gelen gıda kadar makbuldür. Çin’de evlenmeyi şevklendiren şey çocukların kazançlı oluşu değil, onları ortadan kaldırmanın serbest oluşudur. Bütün büyük kasabalarda, her gece birçok çocuk sokaklara bırakılır ya da köpek enikleri gibi suda boğulur. Hatta, bu korkunç işi yapmak bazı kimselerin açıktan açığa geçimlerini kazandıkları bir görevmiş. Yine de Çin, belki yerinde saymakla birlikte geri gidiyora da benzemez. Hiçbir yerde ahali kentlerini bırakıp gitmiş değildir. Hiçbir yerde, bir kez işlenmeye başlamış olan toprak yüzüstü bırakılmamıştır. Demek, her yıl aynı ya da aşağı yukarı aynı miktar iş görülegelmek gerekir. Dolayısıyla da, işçi geçindirecek ödeneklerin göze batacak kadar azalmamış olması lazımdır. Böylece, geçimlerinin darlığına karşın en alt tabakadan işçilerin, şu veya bu şekilde sayıca her zamanki gibi kalabilecek kadar başlarını kurtarmış olmaları gerekir. Fakat, emeği ayakta tutabilmek için olan ödeneklerin gitgide azaldığı bir ülkede durum başka türlü olur. Bütün işkollarında, her yıl hizmetçilere ve işçilere karşı talep bir yıl öncekinden az olacaktır. Daha yüksek sınıf işlerde yetişmiş olanlardan çoğu kendi zanaatlarında iş bulamayacağından, bunu, memnunlukla en aşağı tabakalarda arayacaklardır. En aşağı sınıf, kendi işçilerinden başka, bir de bütün öteki tabakalardan akın edenlerle dolup taşacağından, bu sınıftaki iş rekabeti öyle artacaktır ki, ücretler işçinin en düşkün, en yoksul yaşayışı düzeyine inecektir. Birçokları, bu çetin şartlar içinde bile iş bulamayacaklar; ya açlıktan ölecek duruma gelecek yahut dilenerek veya kötülüklerin en sunturlusunu yapmaya sürüklenerek geçim yolu arayacaklardır. Yokluk, açlık, ölüm, çok geçmeden bu sınıf içinde hüküm sürecek, oradan yukarı tabakalara yayılacaktır. Ta ki, ahali sayısı ülkede ötekilerini yok eden beladan veya musibetten kurtulup arta kalabilen gelir ve mal mevcuduyla kolayca beslenebilecek kadar azalsın. Belki, Bengal’deki sömürgelerle Doğu Hint adalarındaki öteki bazı İngiliz kol atma tesislerinin[60] bugünkü durumu aşağı yukarı böyledir. Evvelce, nüfusu pek azalmış olan, bundan ötürü geçimin pek güç olmaması gereken, bütün bunlara karşın bir yılda üç dört yüz bin kişinin açlıktan öldüğü verimli bir ülkede; çalışan yoksulları yaşatacak ödeneklerin büyük bir hızla azalmakta olduğundan şüphe etmemeliyiz. Kuzey Amerika’yı kayırıp yöneten İngiliz yasasındaki anlayışıyla, Doğu Hint adalarını ezip suyunu çıkaran ticaret ortaklığı arasındaki fark, belki bu ülkeler arasındaki farklı durumdan daha iyi bir şekilde anlatılamaz. İşte, emeğin bol mükâfat görmesi, artan ulusal zenginliğin gerekli sonucu olduğu kadar onun doğal belirtisidir. Öte yandan, yoksul işçilerin dar geçimi, yerinde sayışının kanıtı, açlıktan can çekişmeleri ise, alabildiğine geri gidişin tanığıdır. Zamanımızda, Büyük Britanya’daki emek ücretlerinin, işçinin çoluk çocuk yetiştirmesini mümkün kılmak için ucu ucuna gerekli bulunandan besbelli fazla olduğu anlaşılıyor. Aklımız yatsın diye, bunu yapabilmek için en aşağı ne kadar paraya lüzum olabileceği üzerinden uzun yahut kuşkulu hesaplara girişmeye gerek yoktur. Bu ülkenin hiçbir yerinde, emek ücretlerini basbayağı insanlığa yaraşacak bu en aşağı derece üzerinden düzenlenmemiş olduğunu gösteren birçok açık belirti vardır. Birincisi; Büyük Britanya’nın hemen her yanında, en aşağı çeşit işlerde bile, yazlık ücretlerle kışlık ücretler arasında bir fark gözetilir. Yazlık ücretler her zaman için yüksektir. Fakat, olağanüstü ısınma masrafı dolayısıyla bir ailenin geçimi kışın pahalıdır. Öyleyse, bu masraf az iken ücretler yüksek olduğuna göre, açıkça anlaşılıyor ki, ücretler bu masrafın gerektirdiği gibi değil, işin miktarına, varsayılan değerine göre düzenlenmektedir. Gerçekte denilebilir ki, kış ücretlerinden bir kısmını artırmalıdır; bütün yıl boyunca bu ücretler, işçinin çoluğunu çocuğunu bütün yıl geçindirmesi için gerekeni aşmaz. Ama, bir köleye ya da nafakası için varsa yoksa doğrudan doğruya bize bel bağlayan birisine, bu tarzda davranılmaz. Bu kimsenin günlük geçimi, her günkü gereksinmelerine göre ayarlanır. İkincisi; Büyük Britanya’da ücretler, yiyecek içecek fiyatlarıyla birlikte dalgalanmaz. Bu ücretler, her yerde yıldan yıla, çoğu kez aydan aya değişir. Ama, çok yerde emeğin para olarak ödenen bedeli, bazen yarım yüzyıl değişmeden aynı kalır. Demek, buralarda, yoksul işçilerin, pahalılık yıllarında çoluk çocuklarını geçindirebilirlerse, epey bereketli zamanlarda ferahlık içinde, olağanüstü ucuz zamanlarda adamakıllı bolluk içinde olmaları gerekir. Krallık ülkesinin birçok yerinde, şu son on yıl içinde, yiyecek içeceğin yüksek fiyatı, emeğe para olarak ödenen bedelde şöyle hissedilir bir artış ile kol kola gitmiş değildir. Gerçekte, bazı yerlerde, yiyecek içecek fiyatlarının artmasından çok, belki emeğe karşı talebin artması yüzünden bunların birlikte yükseldiği olmuştur. Üçüncüsü; yıldan yıla, yiyecek içecek fiyatı, emek ücretlerinden daha çok değiştiği gibi, bir bakıma da yer yer ücretler, yiyecek içecek fiyatlarından fazla değişir. Ekmekle kasaplık etin fiyatı, Birleşik Krallık’ın çoğu yerinde, genel olarak bir ya da aşağı yukarı aynıdır. Bunlar ve perakende satılan – yoksul işçiler her şeyi perakende alırlar– çoğu öteki şeyler, ileride anlatmak fırsatını bulacağım nedenlerden ötürü, büyük kentlerde genel olarak, taşranın uzak yerlerindeki kadar yahut taşradakilerden ucuzdur. Ama bir büyük kentle, o kentin çevresinde emek ücretleri, çokluk, birkaç mil ötekinden dörtte veya beşte bir yahut yüzde yirmi, yirmi beş yüksektir. Londra ile dolaylarında, günde 18 peni, emeğin ortalama ücreti sayılabilir. Birkaç mil ötede, bu ücret, 14 veya 15 peni’ye düşer. Edinburgh ile dolaylarında, emeğin fiyatı 10 peni kabul edilebilir. Birkaç mil ötede 8 peni’ye düşer; bu, İskoçya düzlüklerinin çoğunda sıradan emeğin alışılmış fiyatıdır. Orada, bu fiyat İngiltere’dekine oranla pek az değişir. Bir insanı bir bölgeden bir ötekine aktarmaya her zaman yetmediği anlaşılan böyle bir fiyat farkı, en hacimli malların, değil mahalleden mahalleye, krallık ülkesinin bir ucundan öteki ucuna, hatta dünyanın bir ucundan öteki ucuna, fiyatları aşağı yukarı bir düzeye kısa zamanda ulaştıracak kadar çok taşınmasına kesenkes sebep olur. İnsan mizacındaki hoppalık ve döneklik için söylenen şeylerin yanı sıra, tecrübe açıkça gösteriyor ki, her türlü yük içinde, taşınması en güç olan insandır. Öyle ise, krallık ülkesinde emek fiyatının en düşük olduğu bölgelerde yoksul işçiler çoluk çocuklarını geçindirebildiklerine göre, ücretin en yüksek olduğu yerlerde bunların bolluk içinde yüzmeleri gerekir. Dördüncüsü; yer ve zaman bakımından emek fiyatındaki değişmeler, yiyecek içecek fiyatındaki değişmelere uymadıktan başka, çoğu kez, birbirine taban tabana aykırıdır. İskoçya’da halk tabakasının yiyeceği olan hububat, İskoçya’nın pek büyük miktarda zahire aldığı İngiltere’den pahalıdır. Ama, İngiliz zahiresinin, getiren ülke olan İskoçya’da, getirilen ülke olan İngiltere’dekinden pahalıya satılması gerekir. Niteliğine oranla da, İskoçya’da, onunla aynı pazarda rekabete gelen İskoç zahiresinden pahalıya satılamaz. Hububatın niteliği, en başta, değirmende çıkardığı un veya kırma miktarına bağlıdır. Bu bakımdan, İngiltere hububatı, İskoçya’nınkinden öyle üstündür ki, çoğu kez, görünürde yahut hacminin ölçüsüne nispetle daha pahalı olduğu halde, gerçekte, niteliğine veya hatta ağırlık ölçüsüne göre, genel olarak daha ucuzdur. Emek fiyatı ise, tersine olarak, İngiltere’de İskoçya’dakinden pahalıdır. Demek ki, Birleşik Krallık’ın bu bölgesinde yoksul işçiler çoluk çocuklarını geçindirebildiklerine göre, ötekinde bolluk içindedirler. İskoç halk tabakasının gıdası, İngiltere’deki aynı tabakadan komşularının besininden genel olarak çok yavandır. Bu besinin en büyük, en iyi kısmını, gerçekte, yulaf kırması sağlamaktadır. Ancak, bunların geçim tarzındaki bu fark, ücretleri arasındaki farkın nedeni değil, sonucudur. Oysa, garip bir yanlış anlayışla, bunun, çoğu kez bir neden olarak gösterildiğini duymuşumdur. Adamın biri, arabası var diye zengin; komşusu, yayan gittiği için yoksul olmaz. Ama, biri zengin olduğundan arabalıdır, ötekisi ise, yoksuldur da ondan yaya gider. Geçen yüzyıl içinde, yıllar üst üste göz önünde tutulursa, Birleşik Krallık’ın her iki bölgesinde, yıldan yıla hububat, bu yüzyılda olduğundan pahalı idi. Bu, şimdi, akla sığar hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, olmuş bir gerçektir. İmkân varsa, ispatı İskoçya için, İngiltere için olduğundan daha kesindir. İskoçya’da bunu, İskoçya’nın her ayrı kontluğunda, türlü hububat çeşitleri üzerinde pazarların o sıradaki durumuna göre, ant içilerek yapılmış yıllık takdirler olan resmi belediye fiyatları teyit eder.[61] Böyle bir dosdoğru ispatı desteklemek için tamamlayıcı bir kanıt lüzumlu ise, Fransa’da, belki Avrupa’nın çoğu öteki yerlerinde durumun yine böyle olduğunu gösteririm. Fransa için apaçık tanık vardır. Gerçi, Birleşik Krallık’ın her iki bölgesinde, hububat fiyatının geçen yüzyılda bu yüzyıldakinden biraz pahalı olduğu muhakkaktır, ama emeğin çok daha ucuz olduğu da o derece şüphesizdir. Öyle ise, yoksul işçiler o zaman çoluk çocuk yetiştirebildiklerine göre, şimdi büsbütün ferah içinde olsalar gerektir. Geçen yüzyılda sıradan emeğin en sık rastlanan gündeliği, İskoçya’nın çoğu yerinde yazın altı, kışın beş peni idi. Aşağı yukarı aynı fiyat olan haftada üç şilin, İskoçya dağları ile Batı adalarında bugün de ödenmekte bulunmuştur. İskoçya düzlüklerinin büyük kısmında sıradan emeğin en çok rastlanan ücreti, şimdi günde sekiz peni’dir. Belki bu komşuluktan ötürü, Edinburgh dolaylarında, İngiltere’ye sınırdaş kontluklarda; Glasgow, Ayr-Shires, Carron vb. dolayları gibi emek talebinin son zamanlarda epey arttığı az sayıda başka yerlerde on peni, kimi zaman da bir şilindir. İngiltere’de tarım, fabrikacılık ve ticaretteki gelişmeler, İskoçya’dan çok önce başlamıştır. Emeğe karşı olan talep dolayısıyla emeğin fiyatının, bu gelişmelerle ister istemez artmış olması gerekir. Bu nedenle, gerek geçen yüzyılda gerek bu yüzyılda, emek ücretleri İngiltere’de, İskoçya’dakinden yüksektir. Orada, türlü yerlerde ödenen ücretler pek değiştiği için, ne kadar olduğunu kestirmek güçtür, ama o zamandan beri de bu ücretler epeyce yükselmiştir. 1640’ta bir piyade erinin ulûfesi şimdiki gibi sekiz peni idi. İlk başta, tabii bu ulûfe, piyade erlerinin çokluk içinden devşirildiği halk tabakasının, yani sıradan işçilerin ortalama ücretlerine göre ayarlanmış olsa gerektir. II. Charles zamanında kalemi ele alan Adalet Bakanı Hales, baba, ana, iki iş görebilir, iki iş göremez çocuktan oluşan, altı kişilik bir işçi ailesi için gerekli masrafı, haftada on şilin yahut yılda yirmi altı lira olarak hesap etmiştir. Emekleriyle kazanamazlarsa, onların bunu ya dilenerek ya hırsızlık ederek tamamlamaları gerektiğini varsayıyor. Kendisinin bu konuyu pek dikkatle incelemiş olduğu anlaşılıyor.[62] Siyasal hesaptaki becerikliliğini Dr. Davenant’ın pek övdüğü Gregory King, 1688’de, işçilerle kırdaki ırgatların ortalama gelirini, üst üste üç buçuk kişiden oluşur saydığı her aile başına, yılda on beş lira olarak hesap etmiştir. İşte, arada fark varmış gibi gözükmekle birlikte, esas bakımından onun hesabı Yargıç Hales’inkine hemen hemen uygun düşüyor. O da, öteki de, bu ailelerin haftalık masrafını aşağı yukarı adam başına yirmi peni olarak hesaplıyor. O zamandan beri bu ailelerin para geliri ile gideri, kimi yerlerde daha çok, kiminde daha az olmak üzere, Krallık ülkesinin çoğu yerinde epey artmıştır. Ama, belki, hemen hiçbir yerde, bazı aşırı hesaplarda halka son zamanlarda sunulduğu gibi artmış değildir. Şurasını işaret etmek gerektir ki, hiçbir yerde emek fiyatı tam olarak kestirilemez; çünkü çoğu kez, aynı yerde aynı çeşit emek için, yalnız işçilerin değişik yeteneklerine göre değil, patronun yumuşaklığına veya sertliğine göre de türlü bedeller verilir. Ücretlerin kanunla düzene konmadığı yerde, belirleme iddiasında bulunabileceğimiz ücret, en alışılmış olan ücrettir. Çokluk, yeltenmiş olmakla birlikte, kanunun ücretleri hiçbir zaman elverişli biçimde yoluna koyamadığı tecrübe ile görülmüştür. Emeğin gerçek ödülü, yani işçiye iletebildiği yaşam için gerekli ve elverişli maddelerin gerçek miktarı, bu yüzyıl içinde, emeğin para ile ödenen bedeline oranla pek çok artmıştır. Hububatın biraz ucuzlamış olması dışında; tutumlu ve çalışkan yoksulların hoşa giden, vücuda yarar yiyecek çeşitleri çıkardıkları birçok başka eşya fazlasıyla ucuzlamıştır. Örneğin bugün patates, ülkenin çoğu yerinde, otuz, kırk yıl öncekinin yarı fiyatına bile değildir. Şalgam, havuç, lahana gibi, yetiştirilmesinde eskiden yalnız bel kullanılırken bugün çokluk saban kullanılan nesneler için de aynı şey söylenebilir. Her türlü bahçe ürünleri de çok ucuzlamıştır. Geçen yüzyılda Büyük Britanya’da yoğaltılan elmanın, hatta soğanın çoğu Flanders’den getirilirdi. Kaba keten bezi ile yünlü kumaş sanayisindeki büyük ilerlemeler, işçilere daha ucuz, daha iyi giyecek sağlamaktadır. Kaba metal fabrikalarındaki gelişmeler de, daha ucuz, daha iyi zanaat aletleri; ayrıca, zevk okşayıp rahatlık sağlayan ev eşyası iletmektedir. Daha ziyade, üzerine konulan resimden ötürü; soğan, tuz, mum, deri, ihtımar görmüş içkiler, gerçekte epey pahalanmıştır. Ama, yoksul işçilerin bunlardan tüketmek ihtiyacında oldukları miktar öylesine küçüktür ki, bunların fiyatındaki artış, bir sürü başka şeylerin fiyatındaki azalmayı alt edemez. Şatafat[63] halkın en alt tabakalarına dek yayılıyor; yoksul işçilerin, eskiden kendilerine elveren yiyecek, giyecek ve barınakla artık gönülleri hoş olmuyor, diye herkesin sızlanması, emeğin yalnız para olarak ödenen karşılığının değil, gerçek ödülünün de artmış olduğuna bizi inandırabilir. Halkın alt tabakaları durumundaki bu düzelme, topluluk için bir fayda mı, yoksa sakınca mı sayılmalıdır? Daha ilk bakışta bunun cevabı pek basit gözükmektedir. Her büyük siyasal topluluğun en büyük kısmını, türlü türlü hizmetçiler, ırgatlar, işçiler oluşturur. Büyük kısmın alın yazısını düzelten şey ise, bütün için, hiç de sakınca sayılamaz. Üyelerinin pek çoğu yoksul ve sefil olan bir topluluk, elbette serpilip mutlu olamaz. Sonra, halk topluluğunun tümünü besleyip giydirenlerin ve barındıranların, emeklerinin ürünü üzerinde, kendilerini oldukça iyi besleyip, giydirecek ve barındıracak kadar payları olması, yalnızca adalet gereğidir. Yoksulluk, evlenmeye şüphesiz ket vurur; ama, her zaman için engel olmaz. Hatta, soy sop üremesine yararlı gibidir. Yarı aç yarı tok bir dağlı kadın, çoğu kez yirmiden fazla çocuk doğurur. Oysa, nazlı yetişmiş, çıtkırıldım bir hanımefendi, çoğu zaman hiç çocuk yapamaz. Genel olarak da, iki üç doğumda sıfırı tüketir. Kibar âlem hanımlarında sık görülen kısırlık, hali vakti yerinde olmayan kadınlarda pek seyrektir. Şatafata düşkünlük, lâtif-cinste sefa sürme arzusunu kızıştırırken, ihtimal, soy sop üretme güçlerini her zaman takatten düşürüyor, çoğu kez büsbütün kurutuyor olmalıdır. Soy sop üremesine ket vurmamakla birlikte, yoksulluk, çocukların büyütülmesine hiç elvermez. Nazik bitki ortaya çıkar. Gelgelelim, öyle soğuk toprakta, öyle sert bir iklimdedir ki, çok geçmeden solup kurur. Çok duymuşumdur: İskoçya dağlarında, yirmi çocuğu olmuş bir ananın elinde yavrularından iki tanesinin bile sağ kalmadığı olağan işlerdenmiş. Tecrübesi fazla olan birçok subay, alaylarında doğmuş asker çocuklarından, değil erat; trampetçi ve fifreci bile alamadıklarını söyleyerek beni inandırmışlardır. Bununla birlikte hemen hiçbir yerde, bir kışla dolayındaki kadar çok sayıda güzel çocuğa rastlanamaz. Anlaşılan, bunların içinde pek azı on üç on dört yaşında ulaşır. Kimi yerlerde, doğan çocukların yarısı dört yaşına varmadan, birçok başka yerlerde yedisinden önce, hemen hepsinde dokuz on yaşına gelmeden ölür. Ama her yerde, bu büyük ölüm oranına en çok, onlara daha iyi durumdakiler gibi bakmaya gücü yetmeyen halk tabakası arasındaki çocuklarda rastlanır. Bunların evlilikleri, kibar takımındakinden genel olarak daha verimli ise de, çocuklarının daha azı yetişkin yaşlara ulaşmaktadır. Kimsesiz çocuklara ayrılmış hastanelerde ve mahalle hayır kurumlarınca büyütülen çocuklar arasında ölüm, halk tabakası çocukları arasındakinden de fazladır. Bütün hayvan çeşitleri, tabii, beslenme araçları oranında çoğalır. Hiçbir hayvan türü bundan öteye çoğalamaz. Ama uygar toplulukta, yiyecek kıtlığı yalnız alt tabakalardaki insan türünün fazla çoğalmasına set çekebilir. Bunu da, ancak o kimselerin verimli evliliklerinden üreyen çocukların büyük bir kısmını ortadan kaldırarak yapar. Emeğin bolca ödüllendirilmesi, ana babaların çocuklarına daha iyi bakmalarını, böylelikle daha çok çocuk yetiştirmelerini mümkün kılarak, bu sınırları genişletip büyütür. Bunu, ister istemez, imkan ölçülerinde ve emeğe olan talebin gerektirdiği oranda yaptığını kaydetmek de yerinde olur. Bu talep boyuna artıyorsa, emeğin mükâfatı, hiç şaşmadan evlenmeyi ve işçilerin çoğalmasını öyle körüklemelidir ki, bu sürekli artan talebi yine sürekli artmakta olan bir nüfusla karşılayabilsin. Bir zaman, bu mükâfat, bu maksat için gerekli bulunandan az olursa, kol gücü eksiği çok geçmeden onu artırır. Yine zaman gelip mükâfat gereğinden fazla olursa, işçilerin aşırı derecede çoğalması, çok geçmeden ücretleri o gereken kerteye indirir. Bu hallerden birinde, pazar emekten öyle yoksun kalacak, ötekinde ise, öylesine emekle dolup taşacaktır ki, az sonra, onun fiyatını, topluluk şartlarının lüzum gösterdiği gerekli kerteye geri gelmeye zorlayacaktır. İşte böylece, herhangi bir mal için olan gibi, insana karşı olan talep de insan üretimini kaçınılmaz şekilde yoluna koyar. Fazla yavaş gidiyorsa, bunu hızlandırır; pek hızlı olunca durdurur. Dünyanın türlü memleketlerinin hepsinde, Kuzey Amerika’da, Avrupa’da, Çin’de, doğum durumunu yoluna koyup belirleyen, bu taleptir. Bu ülkelerden birincisinde üremeyi çabucak gelişir hale getirir; ikincisinde, yavaşlatıp tedrici[64] kılar; üçüncüsünde ise büsbütün duraklatır. Bir köle, efendisinin sırtından; serbest hizmetçi ise, kendi kesesinden yıpranıp tükenir, derler. Bununla birlikte, gerçekte berikinin yıpranıp tükenmesi, kendisinin kesesinden olduğu kadar efendisinin de sırtındandır. Topluluğun çoğalan, azalan ya da duraklayan talebinin gerektirmesine göre, her türlü gündelikçilerle hizmetçilere verilen ücretler, gündelikçi ve hizmetçi takımının temelli sürüp gitmesini mümkün kılacak kadar olmalıdır. Gerçi, serbest bir hizmetçinin yıpranıp tükenmesi de yine efendisinin kesesindendir, ama bu ona genellikle bir köleninkinden ucuza mal olur. Kölenin (böyle demem yakışık alırsa) yıpranıp tükenmesini giderip onarmaya dönük ödenekler, çoğu kez, ihmalci bir efendi veya savruk bir idareci eliyle yönetilir. Bağımsız adama gelince; aynı işi görecek olan ödeneği, bağımsız adamın kendisi yönetir. Genel olarak, birincinin idare edilmesinde zenginin tutumuna egemen bulunan düzensizlik kendini gösterir. Yine tabii, ötekinin idaresine, fakirin pek sıkı, pek tutumlu özeni karışır. Böyle başka başka idare olunduğuna göre, aynı amacın gerçekleştirilmesi, pek başka başka derecelerde masrafları icap etse gerektir. Bundan ötürü, öyle sanıyorum ki, özgür insanların yaptığı işin, eninde sonunda, kölelerin yaptığından ucuza geldiğini, bütün çağlardaki, bütün milletlerdeki tecrübeler göstermektedir. Alışılmış emek ücretlerinin pek yüksek olduğu Boston, New York ve Philadelphia’da da böyle olduğu görülüyor. Demek, emeğin bolca ödüllendirilmesi, artan zenginliğin sonucu olduğu gibi nüfus artışının da nedenidir. Bu yüzden sızlanmak, halktaki en büyük refahın kaçınılmaz sonucundan ve nedeninden yakınmaktır. Belki şurasını kaydetmek yerinde olur: Büyük halk toplumunu oluşturan yoksul işçilerin durumunun, gerçekte, topluluğun zenginlik bakımından dört başı mâmur iken değil, fazla servet edinmek üzere ilerlemekte bulunduğu gelişir halinde, en mutlu, en rahat olduğu anlaşılıyor. Duraklayan durumda halleri sıkıntı içinde; geri giden durumda, sefildir. Gelişen durum, gerçekte, topluluğun çeşitli tabakalarının hepsi için, yüz güldüren, gürbüzlük durumudur. Yerinde sayış, bezginlik; gerileyiş ise bitkinliktir. Emeğin bolca ödüllendirilmesi, soy sop üremesini kamçıladığı gibi halk tabakasının çalışmasını da artırır. Emek ücretleri, çalışmanın körükleyicisidir. İnsanın bütün öteki iyi huyları gibi, bu da, gösterilen teşvik oranında mükemmelleşir. Bol beslenme, işçinin beden gücünü çoğaltır. Durumumu düzeltip, ömrümü belki rahat rahat, bolluk içinde sona erdiririm diye beslediği tatlı ümit, onu, bu gücü son kertesine dek zorlamaya şevklendirir. Nitekim, işçilerin hamarat, çalışkan ve eli çabuk olanlarını, ücretlerin düşük olduğu yerde değil, hep, yüksek olduğu yerde görürüz. Örneğin, bunlara, İskoçya’dan çok İngiltere’de; uzak taşradan ziyade büyük kent dolaylarında rastlanır. Gerçekte kimi işçiler, kendilerini bütün bir hafta geçindirebilecek olan parayı dört günde kazandılar mı, geri kalan üç günü boş geçirirler. Ama, çoğu hiç de böyle değildir. Tersine; parça başına bolca ücret aldılar mı, işçiler, fazla didinip birkaç yıl içinde hemen sağlıklarını ve bünyelerini zedeleme yolunu tutarlar. Londra’da ve bazı başka yerlerde, bir marangozun tam gücünü sekiz yıldan fazla koruması beklenmez. İşçilerin parça başına ücret aldıkları birçok öteki zanaatta da aşağı yukarı böyledir. Genel olarak sanayide hal böyledir. Ücretlerin alışılmış kertenin üstünde bulunduğu yerlerde, ırgatlıkta bile öyledir. Hemen bütün esnaf, erbabı oldukları işte kıyasıya çalışmaktan ileri gelen, o zanaata özgü bir malullüğe mâruzdur. Ünlü bir İtalyan hekimi olan Ramuzzini, bu gibi dertler üzerine özel bir kitap yazmıştır. Askerlere, aramızdaki en çalışkan kimseler gözüyle bakmayız. Gelgelelim, askerler kimi çeşit işlerde çalıştırılıp parça başına dolgun ücret aldıklarında, ödenen ücret kertesine göre, belirli bir gündelikten fazla kazanmalarına izin verilmemesi için, subayları, çoğu kez iş sahibine şart koşmak zorunda kalmıştır. Bu şart ileri sürülünceye dek, birbirini geçip fazla kazanmak arzusu çoğu kez onları fazla çalışıp aşırı emek sarfıyla sağlıklarını örselemeye sürüklüyordu. Çokluk, üzerinde yaygara koparılıp bunca sızlanılan, haftanın geri kalan üç günündeki aylaklığın gerçek nedeni, dört gün kendini zorlayarak didinmiş olmaktır. Üst üste günlerce sürüp giden ağır bir kafa ya da vücut çalışmasından sonra çoğu insanda büyük bir gevşeme arzusu belirir. Bu arzu, zorla veya şiddetli bir zorunlulukla önlenmezse, hemen hemen dayanılır gibi değildir. Bu, bazen yalnız dinlenmeyle, bazen zevk ve eğlenceyle ferahlamayı isteyen doğanın ihtarıdır. Buna kulak asılmazsa, sonuçları çokluk tehlikeli, bazen öldürücü olur. Hemen her zaman da, er geç o zanaata özgü sakatlığı doğurur. Ustalar, hep mantığın ve insanlığın emirlerini dinleyecek olsalar, işçilerinin çoğunda emek sarfını kamçılamak değil, çoğu kez hafifletmek ihtiyacını duyarlar. Öyle sanıyorum ki, her türlü zanaatta, sürekli olarak iş görebilecek oranda ılımlı çalışan bir kimsenin, sağlığını en uzun zaman koruduktan başka, bir yıl boyunca en çok iş çıkardığı da görülecektir. Ucuz yıllarda, işçilerin genellikle daha tembel oldukları; pahalı yıllarda ise olağan zamankinden daha çalışkan oldukları iddia edilmiştir. Onun için, bol yiyip içmenin, bunların çalışmasını gevşettiği; dar geçimin ise hızlandırdığı sonucuna varılmıştır. Alışılandan biraz fazla bir bolluğun bazı işçileri tembelleştirdiğinden pek şüphe edilemez. Ancak bunun, onların çoğunda bu etkiyi yaptığı yahut insanların genellikle kötü beslendiklerinde, iyi yiyip içerken olduğundan; canları sıkkın iken keyifli oldukları sıradakinden; sık sık hastalandıklarında genellikle sağlıklı oldukları zamankinden iyi çalışabilecekleri, pek ihtimal içinde gözükmez. Şurasını işaret etmek gerekir ki, pahalılık yılları genel olarak halk tabakası için hastalık ve ölüm yıllarıdır. Bu ise onların çalışma ürününü azaltmaktan geri kalmaz. Bolluk yıllarında hizmetçiler, çoğu kez efendilerini bırakıp geçimleri için, kendi çalışmalarıyla kazanabildiklerine bel bağlarlar. Ama bu yiyecek içecek ucuzluğu, hizmetçi tutmaya ayrılmış ödenekleri artırdığından, ustaları, hele çiftçileri daha çok işçi kullanmak üzere gayrete getirir. Bu durumlarda çiftçiler, zahirelerini düşük fiyata pazarda satmaktansa birkaç tane fazla ırgat tutmanın daha kârlı olacağını umarlar. Talebi karşılamaya istekli bulunanların sayısı azalırken hizmetçilere olan talep çoğalır. Demek, emeğin pahası, pek ucuz yıllarda çoğu kez yükselir. Darlık yıllarında geçim güçlüğü ve kararsızlığı yüzünden, bütün bu gibi kimseler yeniden hizmete dönmeye can atar. Ama yiyecek içeceğin yüksek fiyatı, hizmetçi tutmaya ayrılmış ödenekleri azalttığından, efendileri ellerinde olanları çoğaltmaktan ziyade azaltmaya sevk eder. Sonra, pahalı yıllarda serbest, yoksul işçiler, işlerine ait gereç edinmekte kullandıkları ufak mal mevcudunu çoğu kez tüketerek, geçinmek için gündelikçi olmak zorunda kalırlar. İş arayanlar, kolayca iş bulabilenlerden çoktur. Bunlardan çoğu, işi alışılandan aşağı şartlarda kabul etmeye hazırdır. Böylece hizmetçilerin de gündelikçilerin de ücreti, pahalılık yıllarında çoğu kez azalır. Bundan dolayı, her türlü efendi, hizmetçileriyle daha elverişli pazarlığı, ucuz yıllardan ziyade pahalı yıllarda yapar; onları ucuzluk yıllarında değil, pahalılık yıllarında daha alçakgönüllü, daha muhtaç bulurlar. Tabii ondan ötürü, bu pahalı yılları çalışma için daha elverişli diye toz kondurmazlar. Patron sınıflarının en büyüklerinden ikisi olan, mülk sahipleriyle çiftçilerin pahalı yılları sevmelerinin bir başka nedeni daha vardır. Birinin rantı, ötekinin kârı, yiyecek içecek fiyatlarına pek bağlıdır. Bununla birlikte, insanların genellikle kendi hesaplarına çalışırken başkaları için çalıştıkları sırada olduğundan az çalışacaklarını sanmak kadar yersiz bir şey olamaz. Çokluk, bağımsız yoksul bir işçi, parça başına çalışan bir gündelikçiden bile çalışkan olur. Birincisi, çalışmasının bütün ürününden faydalanırken, öteki, bunu efendisi ile bölüşür. Büyük fabrikalarda, pek çok zaman, ötekini, ahlakını bozan kötü arkadaşlarının baştan çıkarması beklenebilir. Bu ihtimal, başlı başına bağımsız olan beriki için azdır. Bağımsız işçideki üstünlüğün, ister az ister çok iş görsün, ücretleri ve geçineceği hep aynı olan, aylığına veya yıllığına kiralanmış hizmetçilerdekinden fazla olması beklenir. Ucuz yıllar, her türlü gündelikçilerle hizmetçilere oranla bağımsız işçilerin miktarını yükseltmeye, pahalı yıllar ise bunu azaltmaya vesile olur. St. Etienne bölgesi vergi tahsildarı, pek bilgili ve dirayetli Fransız yazarı Bay Messance, yoksulların, ucuz yıllarda, pahalı yıllardakinden fazla iş gördüklerini; bu birbirinden farklı zamanlarda, üç ayrı sanayide, Elbeuf’de işletilen bir yünlü kumaş fabrikasında ve ikisi de Rouen çevresini baştan başa kaplayan bir keten bezi sanayisi ile ipekli sanayisinde yapılan malların miktar ve değerini kıyaslayarak göstermeye çalışmaktadır. Kendisinin, devlet dairelerindeki kayıtlardan çekmiş olduğu hesaptan anlaşıldığına göre bu üç sanayinin her üçünde yapılan mal miktarı ile değeri, genel olarak, pahalı yıllarda değil, ucuz yıllarda fazladır. Daima da, ucuz yıllarda çok, pahalı yıllarda az olmuştur. Bunların üçünün de, yerinde sayan sanayi olduğu, yani verimleri yıldan yıla biraz değişmekle birlikte, toplu olarak ne ileri ne geri gittikleri anlaşılıyor. İskoçya’daki keten bezi sanayisi ile York Kontluğu’nun batı bölgesindeki çuha sanayisi biraz değişikliklerle de olsa, verimi genellikle gerek miktar gerek değerce, boyuna çoğalan, gelişken sanayidir. Bununla birlikte, yıllık ürünü üzerine yayımlanmış hesapları inceleyince, sanayideki değişikliğin mevsim pahalılığı veya ucuzluğu ile öyle göze çarpar bir ilgisi olduğunu göremedim. Büyük bir kıtlık yılı olan 1740’ta, gerçekte, bu her iki sanayisin epey geri gittiği anlaşılıyor. Gelgelelim, bir başka büyük darlık yılı olan 1756’da, İskoçya sanayisi her zamandan ileri gitmiştir. Gerçekte; Yorkshire sanayisi takatten düşmüş, 1766’da Amerika Damga Kanunu kaldırılıncaya değin, verimi, 1755 düzeyine yükselmemiştir. O ve ondan sonraki yıl hiç görülmedik derecede artmış, o zamandan beri de ileri gitmekte bulunmuştur. Bütün büyük sanayinin uzak yerlerdeki satış için olan ürünü, yapıldıkları yerin mevsim pahalılığı veya ucuzluğundan ziyade, mutlaka, tüketildiği ülkelerdeki talebi etkileyen şartlara bağlı kalmalıdır: Barış veya savaş; başka rakip sanayinin gelişmesi ya da çelimsizleşmesi; bir de belli başlı müşterilerinin hali vakti yerinde yahut kötü durumda olmaları gibi şartlara… Zaten, ihtimal, ucuz yıllarda yapılmış bulunan olağanüstü işin çoğu, resmi sanayi kayıtlarına hiç girmez. Efendilerinden ayrılan erkek hizmetçiler bağımsız işçi olur. Kadınlar, ana babalarının yanına dönüp çokluk, kendileri ve aileleri için giysi yapmak üzere iplik bükerler. Bağımsız işçiler bile, her zaman halka satış yapmak için çalışmaz. Bazı komşuları, bunları ailenin işine yarayacak sanayide çalıştırır. Onun için, bunların emek ürünü, kayıtları bazen büyük tantana ile yayınlanan bu kamu sicillerinde çok defa gözükmez. Tacirlerimizle fabrikacılarımız çoğu kez en büyük imparatorlukların yücelişini veya çöküşünü yok yere bunlarla ilan etmeye kalkışırlar. Emek fiyatındaki değişmeler, yiyecek içecek fiyatındaki değişmelere her zaman uymadığı gibi, çokluk, bunun tam tersidir. Ama, buna bakarak, yiyecek içecek fiyatının emek fiyatı üzerinde etkisi olmadığını sanmamalıyız. Emeğin para olarak ödenen karşılığı, ister istemez iki şarta göre, yani, emeğe karşı olan talep ile yaşam için gerekli ve elverişli maddelerin fiyatına göre düzenlenir. İşçiye verilmesi lazım gelen yaşam için gerekli ve elverişli maddeler miktarını; artar, duraklar ya da azalır oluşuna yahut artan, yerinde sayan veya azalan bir nüfusa ihtiyaç göstermesine göre, emeğe karşı olan talep belirler. Emeğin para ile ödenen bedeli de bu miktarı satın almak için ne gerekiyorsa onunla belli olur. Demek, yiyecek içecek fiyatının düşük olduğu yerde, emeğin para ile belirtilen fiyatı bazen yüksek olmakla birlikte, talep aynı kaldıkta, yiyecek içecek fiyatı yüksek ise emek fiyatı daha yüksek olacaktır. Emeğe karşı talep, ansızın ortaya çıkan olağanüstü bolluk yıllarında artıp birdenbire çıkagelen olağanüstü darlık yıllarında azaldığı için, emeğin para ile belirtilen karşılığı, bazen bunların birinde yükselip ötekinde alçalır. Ansızın ortaya çıkan olağanüstü bir bolluk yılında, emek kullanan patronların çoğunun elinde, bir yıl önce kullanılandan fazla hamarat adam tutup çalıştırmaya yetecek ödenek bulunur. Bu olağanüstü sayıyı bulmak ise her zaman kolay olmaz. Böylece, fazla işçi isteyen ustalar, bunları elde edebilmek için birbirleriyle açıkartırma yarışı yaparlar. Bu, bazen işçi emeğinin gerçek bedelini de para olarak verilen karşılığını da yükseltir. Birden çıkagelen olağanüstü bir darlık yılında, bunun tam tersi olur. O zaman, işçi çalıştırmak için olan ödenekler bir yıl öncekinden azdır. Epey kimse işinden çıkarılır. İş bulmak için bunlar birbirleriyle açık eksiltmeye girerler. Bu da bazen, emeğin hem gerçek pahasını hem para ile belirtilen fiyatını düşürür. Görülmedik bir kıtlık yılı olan 1740’ta, birçok kimse boğaz tokluğuna çalışmaya razı olmuştu. Bunun ardından gelen bolluk yıllarında işçi ve hizmetçi bulmak zorlaştı. Pahalı bir yılın kıtlığı emeğe karşı talebi azalttığından emek bedelini alçaltmaya vesile olduğu gibi; yiyecek içecek pahalılığı, bu fiyatı yükseltmeye sebep olur. Bunun tersine; bir ucuzluk yılındaki bolluk ise bu talebi çoğaltmakla emeğin fiyatını yükseltmeye; yiyecek içecek ucuzluğu ise, bu bedeli alçaltmaya sebep olur. Mal fiyatlarının her zamanki değişmelerinde, bu birbirine aykırı iki neden, birbirinin etkisini giderir gibidir. Emek ücretlerinin, her yerde, yiyecek içecek fiyatından çok daha bir kararlı ve sürekli oluşunun nedeni biraz da belki budur. Emek ücretlerindeki artış, fiyatın ücrete dönüşen kısmını yükselterek birçok malın fiyatını kesenkes artırır. Bu malların, gerek içerideki gerek dışarıdaki yoğaltımının da o oranda azalmasına sebep olur. Bununla birlikte, emek ücretini yükselten aynı neden, yani mal mevcudu artışı, emeğin üretici gücünün çoğalmasına, daha az emeğin daha çok iş görmesine vesile olur. Çok işçi kullanan mal mevcudu sahibi, kendi çıkarından ötürü, kesenkes, bunların elden geldiğince fazla iş çıkarabilmelerini mümkün kılacak, isabetli bir görev bölümü ve dağıtımı kurmaya çalışır. Aynı nedenle işçilere ya kendisinin ya onların akıl edebileceği en iyi makineleri vermeye gayret eder. Falan işevindeki işçiler arasında olan şey, aynı nedenle büyük bir topluluk içindekilerde de olur. Ne kadar fazla olurlarsa, o kadar çok türlü sınıflara, alt alta göre bölümlerine ayrılırlar. Her birinin işini görmek üzere en elverişli makineleri icat etmek için daha çok kafa çalışır. Böyle olunca, bunların icat edilmesi daha ihtimal içine girer. Bundan dolayı, bütün bu gelişmeler sonucunda birçok mallar eskisinden o kadar az bir emekle üretilmeye başlar ki, emeğin fiyatındaki artış, miktarındaki azalma ile haydi haydi karşılanmış bulunur.

Sosyal Ağlarda Paylaş

Abdullah Ergun {Abdullah Ergun}

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir