Adam Smith’in Hükümdara ya da Devlete Özgü Gelir Kaynakları Üzerine Düşünceleri

Listeler Abdullah Ergun 1 Okunma

Hem topluluğu savunma ve devletin baş makamının saygınlığını destekleme, hem de devlet anayasasının herhangi belli bir gelirle karşılamadığı öbür lüzumlu bütün hükümet giderlerini ödemesi gereken gelir, ya (birincisi) hükümdar ya da devlete özgü olan ve halkın gelirine dayanmayan bir mali kaynaktan ya da (ikincisi) halkın gelirinden elde edilebilir.

Hükümdara Ya da Devlete Özgü Olabilen Mali Araçlar Ya da Gelir Kaynakları Üstüne

Hükümdara ya da devlete özgü olabilen mali araçlar ya da gelir kaynakları ya sermayeden ya topraktan oluşabilir.

Herhangi bir başka sermaye sahibi gibi, hükümdar da ya kendi işletmek ya ödünç vermekle o sermayeden bir gelir elde edebilir. Geliri, birinci halde kâr, öbüründe faizdir.

Bir Tatar ya da Arap kabile reisinin geliri kârdan oluşur. Bu gelir öncelikle aşireti ya da kabilesi içinde baş çobanı ya da baş sığırtmacı bulunduğu ve yönetilmesine kendisi göz kulak olduğu sürüleriyle davarlarının sütünden ve üremesinden doğar. Ancak, kral yönetimi altındaki bir devlette, kamu gelirinin belli başlı kısmının herhangi bir zamanda kârdan oluştuğu, mülki hükümetin yalnız bu en eski ve en ilerlememiş halinde vardır.

Ufak cumhuriyetlerin, kimi zaman ticari girişimlerin kârından önemli bir gelir sağladıkları olmuştur. Söylentiye göre Hamburg Cumhuriyeti, bunu kamuya ait bir şarap mahzeninin ve eczacı dükkânının kârları ile yaparmış. Hükümdarı şarap tacirliğiyle ya da eczacılıkla uğraşacak zaman bulan devletin pek büyük olmaması gerekir. Daha büyücek devletlere, bir kamu bankasının kârı, bir gelir kaynağı oluşturmuştur. Gerek Hamburg’da, gerek Venedik ile Amsterdam’da da, böyle olmuştur. Hatta kimileri, bu türlü bir gelirin Büyük Britanya İmparatorluğu kadar büyük bir imparatorluk için beğenilmeye değmez sayılmayacağı düşüncesindedirler. Âdi temettüü yüzde beş buçuk ve sermayesi on milyon yedi yüz seksen bin lira hesabıyla İngiltere Bankası yıllık safi kârının, yönetim giderleri çıktıktan sonra beş yüz doksan iki bin dokuz yüz İngiliz lirası tutması gerektiği söylenmektedir. İddia edildiğine göre hükümet, bu sermayeyi yüzde üç faizle ödünç alabilir ve bankanın yönetimini kendi eline almakla, yılda iki yüz altmış dokuz bin beş yüz lira safi kâr sağlayabilir. Bu türlü bir ticari girişimin başarılması için, Venedik ve Amsterdam soyluları gibi rabıtalı, uyanık ve eli sıkı soyluların yönetimi, tecrübe ile belli olduğuna göre, biçilmiş kaftandır. Ama İngiltere hükümeti gibi, meziyetleri ne olursa olsun tutumlulukla tanınmamış, barışta genellikle kral yönetimleri için belki tabii olan tembel işi kayıtsızlıkla savurgan davranmış, savaşta ise halk yönetimlerinin kapılma eğiliminde bulundukları olanca düşüncesizlikle durmadan har vurup harman savurmuş bir hükümetin eline böyle bir girişimin yönetiminin esenlikle verilip verilemeyeceği, hiç değilse, çok daha kuşku götürür olmak gerekir.

Posta yönetimi, hakkıyla, bir ticari girişimdir. Ayrı ayrı dairelerin kuruluşu ve gerekli beygirlerin ya da arabaların satın alınması veya kiralanması giderini hükümet peşin verir; taşınan şeyler üzerindeki resimlerle, bu gideri büyük bir kârla birlikte geri alır. Öyle sanıyorum ki, her türlü hükümetin başarı ile yönettiği bir tek ticari girişim belki budur. Peşin olarak konulacak sermaye pek çok tutmaz. İşin bilinmeyen ve anlaşılmaz bir yanı yoktur. Hasılat hem sağlama bağlanmıştır hem tezlikle ele geçer.

Bununla birlikte, hükümdarlar çok kez daha nice ticari işlere girişmiş ve ticaretin yaygın kollarında özel kişiler gibi at oynatarak, servetlerini hale yola koymak istemişlerdir. Hemen hemen hiçbir zaman başarı sağlayamamışlardır. Hükümdarların işlerinin hep savurganca yönetilmesi, başarı sağlamalarını hemen hemen olanaksız kılar. Bir hükümdarın adamları, efendilerinin zenginliğini bitip tükenmez görür, kaça satın aldıklarına aldırış etmezler; kaça sattıklarına aldırış etmezler; onun mallarını bir yerden öbürüne ne giderle taşıdıklarına aldırış etmezler. Bu adamlar çok kez hükümdarlara özgü savurganlık içinde yaşarlar; hatta bazen bu savurganlığa karşın, hesaplarını elverişli bir biçimde yoluna koyarak, hükümdarlara özgü servetler edinirler. Makyavelli’nin bize anlatışına göre, Medicigillerden, yetenek yoksulu bir hükümdar olmayan Lorenzo’nun adamları, onun ticaretini bu biçim yürütürlerdi. Onların hesapsız gidişi yüzünden kendisinin girdiği borcu, Floransa Cumhuriyeti birkaç kez ödemek zorunda kaldı. Bundan ötürü, tüccarlıktan, yani ailesinin kökeninde servetini borçlu bulunduğu işten vazgeçip, ahir ömründe hem o servetten arta kalanı hem de kullanabileceği devlet gelirini, mevkiine daha yaraşan girişim ve giderler uğruna kullanmayı uygun buldu. Öyle görülüyor ki, tacir niteliği ile hükümdar niteliğinden daha çok birbirleriyle bağdaşmak bilmeyen iki sıfat yoktur. İngiliz Doğu Hint Ortaklığı’nın tacirlik çabası onu pek kötü bir hükümdar yapıyor ise, hükümran olma çabası da, öyle görülüyor ki, o denli kötü tacir haline getirmiştir. Yalnızca tacir olarak kaldığında, ticaretini başarı ile yürütüp, kârlarından hisse sahiplerine orta halli bir temettü ödeyebiliyordu. Söylentiye göre, başlangıçta üç milyon İngiliz lirasını aşan bir gelirle, hükümdar olalı beri kapısını çalan iflastan kaçınmak için, hükümetin olağan üstü yardımına avuç açmak zorunda kalmıştır. Ortaklığın eski halinde, Hindistan’daki memurları kendilerini tüccar kâtibi sayarlardı; şimdiki halinde, bu memurlar kendilerini hükümdarın vekili saymaktadırlar. Kimileyin bir devlet, kamu gelirinin bir kısmını, sermaye kârları ile olduğu kadar, para faiziyle de elde edebilir. Devlet bir servet biriktirmişse, o servetin bir kısmını ya yabancı devletlere ya kendi uyruklarına ödünç verebilir.

Berne kantonu, hazinesinin bir kısmını yabancı devletlere ödünç vermek, yani onu Avrupa’nın borçlu olan türlü milletlerinin, özellikle Fransa ile İngiltere’nin devlet tahvillerine yatırarak, hatırı sayılır bir gelir elde etmektedir. Bu gelirin güvenliği, önce yatırılmış olduğu tahvillerin sağlamlığına ya da bunları tertipleyen hükümetin iyi niyetine; ikincisi, borçlu milletle aradaki barışın sürüp gitmesinin kesin ya da olası oluşuna bağlı bulunmak gerekir. Bir savaş durumunda borçlu milletçe en başta gelen çarpışma eylemi, alacaklısının paralarının alıkonulması olabilir. Yabancı devletlere bu ödünç para verme politikası, bildiğime göre Berne Kantonu’na özgüdür.

Hamburg kenti, kamusal rehinci dükkânı gibi bir şey kurmuştur. Dükkân, devlet uyruklarına rehin karşılığı yüzde altı faizle ödünç para verir. Bu tefeci dükkânı ya da (taşıdığı adla) Lombard, söylentiye göre, devlete yüz elli bin kronluk bir gelir getirmiştir ki, kron dört şilin altı peni hesap edildikte, 33,750 İngiliz Lirası tutar.

Pennsylvania hükümeti, hiçbir servet biriktirmeksizin, uyruklarına gerçekte para değil de, paraya eşdeğer bir şeyi ödünç vermek için bir yöntem icat etti. Üzerlerindeki tarihten on beş yıl sonra bedeli ödenerek geri alınacak ve o arada, banknot gibi elden ele dolaşabilecek ve eyalet ahalisinin birinden ötekine yapılan bütün ödemelerde, kabulü zorunlu yasal bir para olduğu Meclis kararı ile ilan edilen, senet türünden kredi mektuplarını, hususi şahıslara, faizle ve değerinin iki katı arazi kefaleti ile ödünç verdi; böylece, o hesabını bilir ve işleri düzgün hükümetin alışılmış giderinin tümü demek olan yaklaşık 4500 İngiliz Lirası kadar yıllık bir giderin ödenmesinde epey işe yarayan orta halli bir gelir elde etti. Bu tür bir önlemin başarı kazanmasının, üç ayrı şarta dayanmış olması gerekir: birincisi, altın ve gümüş paranın yanı sıra, bir başka ticaret aracına karşı istem olmasına, ya da satın alınmak için, altın ve gümüş paralarının çoğu dışarı yollanmaksızın elde edilemeyecek miktarda tüketim malına karşı istem bulunmasına; ikincisi, bu önlemden yararlanan hükümetin itibarının yerinde olmasına; üçüncüsü, senet türünden kredi mektupları olmadığı takdirde oradaki tedavül işini yürütebilmek üzere gerekecek altın ve gümüş paranın değer tutarını, kredi mektuplarının değer tutarı kesinlikle aşamamak üzere bu önlemden yararlanırken gösterilen ılımlılığa. Türlü vesilelerle daha birkaç Amerika sömürgesi aynı önlemi almışlar; ama bu ılımlılık gösterilmediği için, önlem, çoğunda kolaylıktan pek daha ziyade, tedirginlik doğurmuştur. Yine de, sermayesinin ve kredinin mahiyetçe kararsızlığı ve dayanaksızlığı, bunları hükümete güvenlik ve itibar sağlayabilecek tek aracın, o sağlam, değişmez ve sürekli gelirin başlıca kaynakları olarak emniyet edilmeye elverişsiz kılar. Çobanlık durumundan ileriye geçmiş hiçbir büyük ulusun hükümeti, kamu gelirinin çoğunu, öyle görülüyor ki, hiçbir zaman bu gibi kaynaklardan elde etmiş değildir. Toprak, mahiyetçe, daha değişmez ve sürekli bir varlıktır; ondan ötürü, kamu arazisinin geliri, çobanlık durumundan çok ileriye gitmiş nice büyük ulusların kamu gelirinin belli başlı kaynağı olmuştur. Eski Yunan ve İtalya cumhuriyetleri, devletin gerekli giderlerini ödeyen gelirin çoğunu, uzun zaman, kamu arazisinin ürününden ya da gelirinden elde etmişlerdir. Avrupa’nın eski hükümdarlarının gelirinden çoğunu uzun zaman, kamu arazisinin rant oluşturmuştur.

Yeni zamanlarda, bütün büyük devletlerin gerekli giderlerinden çoğuna yol açan iki durum, savaş ve savaşa hazırlıktır. Fakat eski Yunan ve İtalya cumhuriyetlerinde, her yurttaş gideri kendine ait olmak üzere hem hizmet gören hem hizmete hazırlanan bir askerdi. Bundan dolayı, bu her iki durum devlet için pek önemli herhangi bir gidere yol açmazdı. Şöyle böyle bir arazi mülkünün rantı hükümetin bütün öbür gerekli giderlerinin ödenmesine tümden yetebiliyordu.

Avrupa’nın eski kral-idarelerinde, zamanın örf ve âdetleri, büyük halk topluluğunu savaş için yeterince hazırlıyordu. Askere gittiklerinde, bunların, hükümdara yeni bir külfet yüklemeden derebeylik töresince mal mülk üstünde bağımlı bulundukları tasarruf şartına göre, gideri ya kendilerine ya doğrudan doğruya bulundukları metbua ait olmak üzere beslenmeleri gerekiyordu. Hükümetin öbür giderlerinin büyük kısmı pek düşüktü. Daha önce gösterilmiş olduğu gibi, adalet yönetimi bir masraf kapısı olacak yerde, bir gelir kaynağı idi. Ülke ticaretinin ihtiyaç gösterdiği varsayılan bütün köprülerini, yolların ve başkaca bayındırlık işlerinin yapımı ile bakımı için, köy ahalisinin harman zamanından önce ve sonra üçer gün çalışması yeter bir mali kaynak sayılıyordu. O zamanlar hükümdarın başlıca gideri, öyle görülüyor ki, yalnızca ailesinin ve çoluk çocuğunun geçiminden oluşuyordu. Bu nedenle hükümdarın aile ocağındaki memurlar, o zamanlarda devletin yüksek memurları idi. Hazine nazırı, onun gelirini toplardı. Teşrifat nazırı ile mabeyin müşiri, onun ev bark giderlerine bakardı. Ahırlarının bakımı, hisar muhafızına ve çavuşlar kethüdasına bırakılmıştı. Evleri baştan aşağı tahkimli kasırlar biçiminde yapılıyor ve öyle görülüyor ki, belli başlı kale olarak elinde bunlar bulunuyordu. Bu evlerin ya da tahkimli kasırların muhafızları, bir nevi askeri vali sayılabilirdi. Barış zamanında beslenmek gereken subaylar, görünüşe göre yalnızca bunlardan oluşuyordu. Bu şartlar içinde büyük bir arazi mülkünün rantı, olağan hallerde, gerekli hükümet masrafının hepsini pekâlâ ödeyebiliyordu.

Avrupa’nın çoğu uygar krallıklarının şimdiki durumunda, ülkedeki, hepsi tek bir kimsenin olduğu takdirde kullanılması muhtemel bulunacak şekilde kullanılan bütün arazinin rantı bunları hatta belki barış zamanlarında halktan topladıkları adi gelir kadar bile güç tutar. Örneğin, Büyük Britanya’nın hem yıl içindeki cari giderinin karşılanması hem kamu borçları faizinin ödenmesi ve o borçların anamalının bir kısmının itfası için gereken miktarlarla birlikte olmak üzere, adi geliri yılda on milyondan çok tutar. Ama lira başına dört şilin olan arazi vergisi, yılda iki milyonu bulmaz. Gelgelelim, arazi-vergisi denilen bu verginin İngiltere’nin hem bütün arazisinin hem bütün evlerinin gelirinin ve (kamuya ödünç verilen ya da toprağın ekilip biçilmesine tarım sermayesi olarak kullanılan kısmı müstesna) bütün sermayelerinin faizinin beşte biri olduğu varsayılabilir. Bu vergi hasılatının pek önemli bir parçası, evlerin gelirinden ve sermaye faizinden meydan gelir.

Örneğin, Londra kentinin lira başına dört şilin olan arazi-vergisi 123.399 İngiliz lirası 6 şilin 7 peni, Westminister kentininki 63.092 İngiliz lirası 1 şilin 5 peni, Whitehall ve St. James saraylarındaki 30.754 lira 6 şilin 3 peni tutar. Arazi-vergisinin bir kısmı, aynı tarzda, kral ülkesinin bütün öbür kentleriyle kent hakkına sahip kasabalarından alınır ve hemen hemen hepsi ya evlerin gelirinden ya ticari mal mevcudunun ve sermayesinin faizi olması gereken şeyden oluşur. Bundan ötürü, Büyük Britanya’nın arazi-vergisinin hesaplanışına temel olan tahmine göre, bütün toprakların, bütün evlerin gelirinden ve (kamuya ödünç verilen yahut toprağın ekilip biçilmesinde kullanılan kısmı müstesna) bütün sermayenin faizinden meydana gelen tüm gelir toplamı, yılda on milyon İngiliz lirasını, yani hükümetin halktan barış zamanlarında bile topladığı adi geliri aşmaz. Büyük Britanya’da arazi-vergisi hesabının dayandığı tahmin, söylentiye göre, her ne kadar belli birkaç ilçe ve bucakta gerçek değere hemen hemen eşit ise de, kral ülkesi bir bütün olarak alındıkta, kuşkusuz o değerin çok aşağısında kalmaktadır. Evlerin geliri ve sermaye faizi dışında, yalnızca topraklarının gelirini, birçokları, yirmi milyon tahmin etmiştir. Bu epey gelişi güzel yürütülmüş bir tahmindir ve anladığıma göre, gerçektekinden aşağı olması ihtimali kadar, yukarı olması ihtimali vardır.

Gelgelelim, şimdiki ekilip biçilme durumu ile, Büyük Britanya arazisi yılda yirmi milyondan çok gelir getirmiyorsa; hepsi bir tek kimsenin malı olup, onun vekillerinin ve adamlarının savruk, pahalı ve bunaltıcı yönetimi altına verildiğinde, bu gelirin yarısını, pek muhtemel olarak dörtte birini, kolay kolay sağlayamaz. Şimdi Büyük Britanya’da kamu arazisi, özel kişilerin mülkü olduğu takdirde bunlardan alınabilmesi muhtemel gelirin dörtte birini getirememektedir. Kamu arazisinin daha geniş olması halinde bunların büsbütün kötü yönetilmesi ihtimal içindedir.

Büyük halk topluluğunun araziden elde ettiği gelir, toprağın geliri oranında değil, ürünü oranındadır. Tohumluk için ayrılanı bir yana bırakırsak, her ülkenin toprağının yıllık tüm ürünü, her yıl ya büyük halk topluluğunca tüketilir ya da tüketilecek bir başka şeyle değiş edilir. Toprak mahsulünü aksi halde erişecek olduğu miktarın aşağısında tutan her ne ise, büyük halk topluluğunun gelirini, o, toprak sahiplerinin gelirine kıyasla daha da aşağıda bırakır. Arazi gelirinin, yani mahsulün toprak sahiplerine ait olan kısmının, Büyük Britanya’nın hemen hemen hiçbir yerinde tüm ürünün üçte birinden çok tuttuğu varsayılmaz. Tarımın içinde bulunduğu bir durumda yılda on milyon İngiliz lirası gelir getiren arazi, bir başka türlüsünde yirmi milyon gelir getirirse, gelir her iki halde de mahsulün üçte biri varsayıldığından, toprak sahiplerinin geliri, aksi takdirde olabileceğine kıyasla yılda yalnızca on milyon eksik olur. Fakat büyük halk topluluğunun geliri, aksi halde olabileceğine kıyasla, yılda (ancak tohumluk için gereken miktar düşülmek şartıyla) otuz milyon eksik olur. Ülke nüfusu, yılda otuz milyonun (her tohumluk düşüldükten sonra arta kalanı aralarında üleşen) türlü tabakadan insanlardaki olabilecek belli yaşayış ve harcayış tarzına göre besleyebileceği ahali sayısı kadar eksik olur.

Şimdi Avrupa’da kamu gelirinin çoğunu devletin mülkü olan arazinin rantından elde eden, hiçbir çeşit uygar devlet yoktur, ama Avrupa’nın bütün büyük krallıklarında, hükümdara ait olan birçok geniş arazi parçaları hâlâ vardır. Bunlar genellikle ormanlıktır; kimi zaman öyle ormanlık ki, birkaç mil gezip tozar da, tek ağaca güç rastlarsınız. Gerek ürün gerek nüfus bakımından düpedüz toprak ziyanı ve yitirimi … Avrupa’nın her büyük krallığında hükümdara ait arazinin satılması pek çok para getirir. Bu para kamu borçlarının ödenmesine ayrılsa, o arazinin hükümdara oldum bittim getirebildiğinden çok daha fazla bir geliri ipotekten kurtarır. Pek güzel bayındırılıp işlenmiş ve satış sırasında, kolayca sağlayabildiği rantın en yükseğini getiren arazi, çokluk, otuz yıllık geliri karşılığı satılan ülkelerde; bayındırılmamış, işlenmemiş ve düşük gelirli kamu arazisinin kırk, elli ya da altmış yıllık geliri tutarına satılması pekâlâ umulabilir. Hükümdar bu dolgun bedelin ipotekten kurtaracağı gelirden derhal yararlanabilir. Birkaç yıl geçmekle, hükümdar olasıdır ki bir başka gelir daha elde eder. Özel mülk haline gelince, hükümdara ait arazi birkaç yıl içinde iyice bayındırılıp işlenir. Bunların mahsulünün artması, ahalinin gelirini ve tüketimini çoğaltarak ülke nüfusunu artırır. Hükümdarın gümrük ve tüketim resimlerinden elde ettiği gelir ise, ahalinin gelirinin ve tüketiminin artmasıyla, ister istemez artar. Herhangi uygar bir krallıkta, hükümdarın kamu arazisinden elde ettiği gelir, bireylere hiç yük olmuyor gibi gözükürse de, gerçekte topluluğa, hükümdarca yararlanılana eşit herhangi bir başka gelirden daha pahalıya mal olur. Her durumda, hükümdarın bu gelirinin yerine, dengi bir başka gelir koyup araziyi halk arasında bölüşmek, topluluğun yararına olur. Bu ise, belki araziyi açıktan satışa çıkarmaktan daha iyi bir şekilde yapılamaz.

Büyük ve uygar bir krallıkta, hükümdara ait bulunmak gereken arazinin, ancak, zevk ve gösterişe ayrılmış topraklar –parklar, bahçeler, genel gezi yerleri vb., yani hep gelir kaynağı değil, masraf kapısı sayılan mülkler– olduğu görülüyor. Dolayısıyla, hükümdara ya da devlete özgü olabilecek iki gelir kaynağı, yani kamu sermayesi ile kamu arazisi, herhangi büyük ve uygar bir devletin gerekli masrafını ödemeye hem yaraşmayan hem yetmeyen mali kaynaklar oldukları için, kala kala bu masrafın büyük kısmı, hükümdar için ya da devlet için kamu geliri vücuda getirmek üzere, halkça özel gelirlerinin bir parçası verilerek şu ya da bu tür vergilerle ödenmek gerekir.

Sosyal Ağlarda Paylaş

Abdullah Ergun {Abdullah Ergun}

“Adam Smith’in Hükümdara ya da Devlete Özgü Gelir Kaynakları Üzerine Düşünceleri” üzerine 1 yorum

  1. Nazlı Çelik dedi ki:

    Sayenizde ödevimden tam not alacağım

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir